Everybody dies, we all die, everything we ever care about will disappear, so what's the fucking point of living?

Her zamanki gibi gereksiz düşünceler müdürü olaraktan bu sefer de acaba şu an intihar etmeye kalksam ardımda bırakacağım mektupta nelerden bahsederdim diye düşündüm. Ne kadar gerekli değil mi?! Öncelikle çok uzun bir mektup olmazdı heralde. Hoş, hayatımda hiç mektup da yazmadım aslında. Gitmeden önce hayatımda iki ilk yaşamış olacaktım böylelike. İkincisini yaşamaktan sayarsak tabii. Acemice olacağı kesin mektubun. Masaya koymalıyım, şöyle görünür şekilde. Kağıt olarak sarı saman kağıt gibi bir şey seçerdim herhalde. Daha hoş ve etkileyici olurdu. Dolma kalemle başlardım yazmaya. İntihar sebebini yazmamak en önemlisi. Ardımda sırlar kalmalı. Ardımda bırakacağım hayatla ilgili epik sözler yerine direkt kişi ve olaylara yönelirdim sanırım.
Doktor-Hasta Gizliliği'ni yerle bir eden yapım In Treatment, 3 sezondur izleyicileri bambaşka hayatlara davet ediyor. HBO'nun 2008'de başlayan bu farklı ve özel yapımının yarım saatlik bölümleri sadece bir psikolog ve hastasının terapi seanslarından oluşuyor. Evet, her bölüm, bir hastanın Doktor Paul Weston'ın ev/ofis'ine gelişiyle ve belki de hayatta kendini en güvende, en ait hissettiği o koltuğa oturmasıyla başlıyor ve yaklaşık yarım saat boyunca süren seans sonunda bitiyor. Sadece sohbetle geçiyor o yarım saat, -genelde- başka da bir şey olmuyor ancak o bambaşka hayatlara ortak olan bizleri, konuşulanları yaşamışçasına ya da herhangi bir dizideki gibi seyretmişçesine derinden etkileyerek tamamlanıyor. Görünürde sessiz, sakin ama özünde oldukça fırtınalı bir dizi, farklı bir deneyim In Treatment.
Farkettim ki son izlediğim iki filmin de adı "man" ile bitiyor. İlki Tom Ford'un özellikle görüntüde harikalar yarattığı A Single Man'i. Diğeri de David Lynch ustanın belki de en anlaşılır ama o keyif kaçırıcı tarzını yine her anında hissettirdiği etkileyici filmi The Elephant Man. Aklıma "The Single Elephant Man" kombinesi geldi bugün ikincisini izlerken. Uydu da. Neyse, son günlerdeki halet-i ruhiyemin getirdiği dürtüyle raftan şuursuzca alınıp DVD Player'ıma giren bu iki film neden böyle birer adam hikayesi anlatan, birbirinden oldukça farklı olsalar da sanki derinlerde bir yerlerde birbirlerine teğet geçtikleri noktalar varmış gibi gelen, ve bir şekilde bana da değiyorlarmış gibi olduklarını düşündüğüm iki değerli eser, bilemedim. Belki de bilmesem daha iyi.